Mnela'nın Denizi

Yaradanına sevdalı yürekler...

Dareyn Dergisi 31. Sayı Yayında!
 
 
Allah'ın kahretmediğini görüp şaşırma!
Mühlet verdiğini düşün ve ürper!
 
 

Bağlı değilsiniz. Bağlanın ya da kayıt olun

Müthiş Bilmece

Aşağa gitmek  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

1 Müthiş Bilmece Bir Salı Mayıs 05, 2009 2:58 am

Elam

avatar
Yönetici

Yönetici
Müthiş Bilmece


Gazete ve dergi köşelerinde labirent
bulmacalar görürsünüz. Bir fare birçok kola ayrılan bir yolun ağzında
durmaktadır. O yollardan bir tanesi hariç, diğerleri çıkmazdır. Çıkan
yol ise sonunda yine birçok kola ayrılır. Bu böyle bir kaç kademe
gider. Nihayet bir yolun sonunda peynir fareyi beklemektedir.

Fare
akıllı ve şuurlu bile olsa, hayalindeki peynirine kavuşabilmesi için
“deneme yanılma” metodundan başka yol yoktur. Biz labirenti tepeden
görebildiğimiz halde iyi hazırlanmış karışık bir bulmacayı bir defada
hiç yanılmadan çözemeyiz.

Ancak bazı pratik zekâlılar işin
kolayını bulurlar. Peynirden yola çıkıp kalemle yolu çizerler, ta
fareye kadar. Artık biçare aç farecik çizgiyi takip edip kolayca
peynirine vâsıl olabilecektir.

Yani labirent, bir tarafından
bakınca bir muamma; diğer yönünden bakınca ise elinizle koyduğunuz bir
şeyi bulmak kadar basittir. Meselâ, bir labirent yüz kademede yüz kola
ayrılıyor, tik girişte “deneme-yanılma” metoduna göre doğru yola gitme
ihtimali 1/100’dür. Doğru çıkarsa bir 1/1001 lük ihtimal daha karşınıza
çıkar. Toplam ihtimal 1/10000 olur. Böylece her yol ağzında paydayı 100
ile çarpmakla peynire kadar toplam 1/10200 ihtimal eder. Bu ise
kâinattaki atom sayısının üzerinde bir rakamdır. Zahiren küçük görünse
de, ne tasarlıya bileceğimiz, ne de hayal edebileceğimiz bir sayıdır.
Hâlbuki peynirden yola çıkan şahıs 10200/10200 = 1/1 ihtimalle fareyi
bulur. Yani eliyle koymuş gibi.

Şimdi biz gelelim yaratılış
bilmecesine. Yokluk âleminden labirent misâl binlerce süzgeçten elene
elene tasaffî ederek gelen ve insanda nihâî hedefine ulaşan hayatın
sırrına... Fakat meseleye bakış açımız çok mühim. Çünkü biz labirentin
peyniriyiz. Hedef biziz. Eğer bulunduğumuz yerden hayatın sırrına
bakarsak çok basit görünecek ve anlayamayacağız. Bir de labirentin
girişine gidip oradan meseleyi değerlendirelim. Yani varlık âlemini,
kâinatı aşıp; maddeden sıyrılıp hayalîmizi, tekev-vün-ü kevn’e,
maddenin -yahut maddeyi var kabul edip kâinatın başlangıcına
gönderelim. Fakat hiç bir şeyin henüz şekillenmemiş olduğu, belki
karmakarışık bir atomlar hamuru hâlinde olduğu bir zaman ve mekâna
gidiyoruz. Giderken bu âlemden edindiğimiz malumatı ve tecrübeleri
götürmemiz gerekir. Çünkü o bilgileri kâinat oluştuktan sonra edindik.
Şu andaki hayatın akışı bizi pek fazla düşündürmüyor. Mahlûkatın görüp
işitmesi, yemesi, çoğalması, güneşin doğup batması, mevsimlerin ve gece
gündüzün dönüp değişmesi... Bunlar normal şeyler...

Fakat işte
hayalîmiz sıfır notasına vardı. Âlem ve varlık diye bir şey yok..
Maddenin hamuru ile baş başayız. Bu atomların birleşmesi, intizam
içinde tek tek varlıkları meydana getirmesi, işlerin muntazam gidip hiç
bir aksama olmadan âlemin zerreden sistemlere kadar ve içindeki
“mikro”dan “makro”ya canlı âlemlerinin teşekkül etmesi lazım. Ama
dikkat edin;

Mevcudat olmadığı gibi, onlar hakkında bir
bilgimiz, bir hissimiz ve bir düşüncemiz de yok. Çünkü onlar daha
oluşmadı ki bilebilelim. “Bu mahlûklar işitici olsun.” diyemeyiz; hiç
bir ses, nefes yok. “Görsün” diyemeyiz; ışık yok. Görmek ne demek
bilemeyiz; kanunlar, prensipler bizce meçhul. Bu muamma karşısında
hayalîn dizlerinin dermanı kesilip gayr-i ihtiyarî secdeye yuvarlanıyor
ve sesi-soluğu tükeninceye kadar haykırıyor: “Hayır... Hiç bir şey yok
değil... Sen, varsın... Bütün varlığın üzerinde mevcutların çok
ötesinde Sen, sonsuz ilim ve kudretinle mevcutsun. Ancak sen bu
muammayı çözersin. “Kün” yani “Ol!” demen yeter. Çünkü bunun çözülmesi
için sonsuz bir irade sahibi, nihayetsiz bir ilim ve aklın alamayacağı
bir tercih gücü lâzım geliyor.” Zira bu meseleyi tesadüfün eline
bırakmak demek elsiz-gözsüz bir dalgıca sonsuz bir denizde bir kum
tanesi aratmak demektir. Çünkü bütün tabii kanunlar birbirini netice
verecek şekilde işliyor. Bir bütünün parçalarını toplayacak yönde
ilerliyor. Bu işleyişin herhangi bir noktasına müdahale edebilmek için
bütün kanunları ve hepsinin çıkış noktalan ile nihâi hedeflerini bilmek
lâzım geliyor. Bulmacanın bu tarafından bu Newton’un yerçekimi kanunu,
bu Arşimet’in kaldırma kanunu, bu da Kepler prensibi demek kolay bir
izah tarzı. Fakat ne Newton, ne Arşimet, ne Kepler, ne de diğerleri o
kanunları koymadılar. Mahlûklarda göz olsun diyebilecek birinin evvela
gören biri olması lazım. Sonra ışığın ve onun bütün yansıma, kırılma
kanunlarının irade ve idare edicisi, maddelerin ve onlardaki şeffaflık,
gayr-i şeffaflık özelliklerinin yaratıcısı olması lazım. Bizim gözümüze
bir gözlük yapan gözlükçü, elbette gözümüzü bilir ve görür, yakıştırır
ve yapar. Ya başımıza göz yapan usta?

Bunun gibi işitme, tad,
koku, sevme, nefret etme, heyecan, korku duyma gibi hassalar kıyas
edilince bunların tek tek yapılması için gerekli olan ilim ve tercih
edicilik gücü düşünülürse yaratılışın sim anlaşılır hale gelebilir.

Girdiği
bir mağazada alacağı eşyanın renk ve tipinin seçme mevzuunda bile kafa
yoran, üstelik de mahlûkların en akıllı ve iradelisi olduğu kabul
edilen insan, bilmem ki bu meseleye nasıl lâkaytlıkla bakabiliyor?


______________________________________________



Kullanıcı profilini gör http://mnelam.blogcu.com

Sayfa başına dön  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz