Mnela'nın Denizi

Yaradanına sevdalı yürekler...

Dareyn Dergisi 31. Sayı Yayında!
 
 
Allah'ın kahretmediğini görüp şaşırma!
Mühlet verdiğini düşün ve ürper!
 
 

Bağlı değilsiniz. Bağlanın ya da kayıt olun

Filistin..

Aşağa gitmek  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

1 Filistin.. Bir Salı Ocak 13, 2009 2:37 pm

SideLya

avatar
Bronz Üye

Bronz Üye

Kullanıcı profilini gör http://askimakber.blogcu.com

2 Geri: Filistin.. Bir Perş. Ocak 15, 2009 3:54 pm

SideLya

avatar
Bronz Üye

Bronz Üye
Mescid-i Aksâ, sadece Filistin halkına emânet edilmemiştir. Müslümanların ilk kıblesi olan bu kutsal mâbedi korumak ve ona sahip çıkmak, tüm dünya Müslümanlarının ortak görevidir. Bu konuda işgalci Siyonistlerin hile ve oyunlarına dikkat edip, Salahaddîn-i Eyyûbî duyarlılığını gönüllerimize yerleştirmemiz gerekir.
Kudüs, İslâm’da özel bir yere ve kudsiyete sahip olup, vahye dayanan bütün dinlerde kutsal kabul edilen bir şehirdir. Zaten ismi de oranın kudsiyetine işaret eder.
Müslümanların ilk kıblesi olan Mescid-i Aksa’nın burada olması, pek çok peygamberin, hayatlarının bir kısmını da olsa o beldede geçirmesi, ayrıca Peygamber Efendimiz (Sallallâhü Aleyhi ve Selem)in “İsrâ ve Mîrac” mûcizesine şâhid olması, oranın kıymetini daha da artırmaktadır. Allah dileseydi, Peygamber Efendimizi doğrudan Mekke’den de göklere yükseltebilirdi, ancak Peygamber Efendimiz’in, Cebrâil (Aleyhisselâm)’ın refâkatinde önce Kudüs’e götürülüp sonra göklere yükseltilmesi, bu şehrin taşıdığı mânâ ve önem sebebiyledir.
Mevlâ Teâla, İsrâ Sûresi’nin birinci âyetinde Mescid-i Aksa’yı zikrederken, “çevresini mübarek kıldığımız” şeklinde ifade etmektedir. İşte Kur’an’da mübarek diye vasıflanan Mescid-i Aksa’nın çevresi, başta Kudüs olmak üzere diğer Filistin topraklarıdır.
Tarih boyunca çeşitli savaşlara, pek çok istila ve fetih hareketlerine şâhid olan, semâvî dinlerin doğmasında ve gelişmesinde önemli bir yeri bulunan Filistin, bugün maalesef büyük bir yangın içerisindedir ve alev alev yanmaktadır.
Şehirler târumar edilip hayâlet şehir hâline dönüştürülmektedir. Medeni(!) dünyanın gözleri önünde kadın, çocuk, yaşlı demeden katlediliyor. Filistin sokakları tanklarla dolu, her köşe başını Yahudi askerleri tutmuş ve halk sokağa çıkamıyor. Atılan bomba ve roketler sebebiyle binalar harabeye dönmüş, hayat felç olmuş. Özellikle Gazze, vahşi bir ambargo ve kuşatma altında. Yaralıları hastaneye götürecek ambulansların yakıtı dahi yok. İlkel şartlarda binbir zorlukla hastaneye götürülseler dahi, tıbbî ilaç ve gereç imkânsızlığı sebebiyle âcil hastalardan başkasına bakılamıyor. Elektrik ve suyun olmaması bir kenara, insanlar doğal ihtiyaçlarını bile temin etmekten mahrum durumdalar. Orada yaşanan dram, sadece Filistin halkının dramı değil; alev alev yanan, yıkılıp-dökülüp harabeye çevrilen sadece o topraklar değil; aynı zamanda insanlığın onuru, haysiyeti ve izzetidir.
Mağdur ve mazlum durumdaki Filistin halkı, çağın en gelişmiş silahları ile katliama uğrarken, en acımasız ve dehşet verici olaylar bütün dünya kamuoyunun gözü önünde cereyan ederken, ne hikmetse kimseden bir ses çıkmıyor. Sanki herkesin üzerine ölü toprağı serpilmiş…
İnsan hakları terânelerinin ayyuka çıktığı, hayvan hakları savunucularının bile ortalığı birbirine kattığı çağımızda, dünyanın göbeğinde yaşanan bu insanlık dramına kim “dur” diyecek?
Peki nedir Filistin halkının suçu?
Doğup büyüdükleri vatanlarını korumak, mal ve canlarını sapan taşları ile müdâfaa etmeye çalışmak ve ölüm pahasına da olsa yurtları olan bu kutsal yerleri terk etmemek… Suçları ne kadar da büyükmüş…
Üç harem mescidden biri olan Mescidi Aksa üzgün, olanlara ağlıyor!
Siyonist işgalciler tarafından sürekli rahatsız edildiğine, etrafındaki suçsuz, günahsız, mâsum çocukların kollarının kırıldığına ağlıyor. Mazlum ailelerin, bombalarla yıkılan ve harebeye çevrilen evlerine; Mevlâ Teâlâ’nın seçtiği, kudsî tuttuğu bu mâbette, Müslümanların gönül rahatlığı içinde ibâdetlerini yapamadıklarına ağlıyor.
Şöyle geri dönüp tarihin tozlu sayfalarına baktığımızda; o mübârek topraklar, Müslümanların yönetiminde bulunduğu ve oralara İslâm adâletinin gölgesinin düştüğü dönemlerde, diğer dinlere mensup olanların da tüm hakları korunmuş, onlara gerek maddî, gerekse manevî olarak hiçbir şekilde zarar verilmemiştir. Ama Haçlıların ve Siyonistlerin işgal dönemleri, herkesin mâlumu olduğu üzere kan ve katliam dönemleri olmuştur.
Haçlılar Kudüs’e girdiklerinde, karşılaştıkları herkesi akla hayale gelmez işkencelerle öldürüp kılıçtan geçirdiler, buldukları her şeyi yağmaladılar. Câmilere sığınan masum insanları çoluk-çocuk, genç-yaşlı demeden katlettiler.
Müslümanların ve Yahudilerin kutsal mâbetlerini tahrip ettiler. Şehrin sinagogunda saklanan Yahudileri, sinagogu ateşe verip yaktılar. Bu barbarlık, şehirde öldürecek kimse kalmayıncaya kadar devam etti.
Haçlı askerlerinin atlarının Kudüs caddelerinde dizlerine kadar kana gömüldükleri, bizzat haçlı komutanlarının hatıralarında geçiyor. İşte bunlardan biri olan Raymund of Aguiles, bu vahşeti şöyle anlatıyordu: “Şehrin sokakları kesilmiş kafalar, eller ve ayaklarla doluydu. Öyle ki, yolda bunlara takılıp düşmeden yürümek dahi çok zordu. Ama bütün bunlar, Süleyman Tapınağı’nda yapılanların yanında hafif kalıyordu. Çünkü orada akan kanların yüksekliği, adamlarımızın dizlerinin boyunu aşıyordu.”
Araştırmacı Desmond Seward ise, “The Monks of War” (Savaşın Rahipleri) isimli kitabında bu vahşetten şöyle söz ediyordu: “Temmuz 1099’da Kudüs ele geçirildi ve vahşice yağmalandı. Kutsal kentin tüm nüfusu kılıçtan geçirildi; erkek, kadın ve çocuk toplam 70.000 kişi üç gün süren bir soykırıma tabi tutulup katledildiler. Bazı yerlerde askerler ayak bileklerine kadar yükselen kan gölü içinde yürüdüler, öyle ki sokaklarda gezen atlıların üzerlerine kan sıçradı.”
Haçlıların mârifetleri tarih sayfalarında böyle anlatılıyor. Siyonistler ise, işgalleri döneminde Müslümanlara nasıl kan kusturduklarını tüm dünya görüyor ve biliyor, üstelik bu vahşet hâlen devam ediyor. Orada yaşanan dehşet görüntülerinin kurbanları da maalesef çocuklar, kadınlar, yaşlılar ve mâsum halk…
Oysa Hz. Ömer (Radıyâllâhü Anh) Kudüs’ü fethettiğinde, diğer dinlerin mensuplarının kutsal mekânlarına, canlarına ve mallarına herhangi bir zarar verilmeyeceğine dair onlara yazılı emân verilmişti.
Tarihi bir vesikadır ki; Hz. Ömer Kudüs şehrine girdiğinde ilk olarak Mescid-i Aksa’nın bulunduğu tepede dua ettikten sonra, Hıristiyanların mâbedini görmek istemiş ve Kıyâmet Kilisesi’ni ziyaret etmişti. Namaz vakti geldiğinde başrahip Hz. Ömer (Radıyâllâhü Anh)a, namazı kendi mâbedlerinde kılmasını teklif etmesine rağmen, O bunu kabul etmemişti. Neden? Şayet orada namaz kılacak olursa, kendisinden sonra Müslümanların orayı câmiye çevirebileceklerini düşünmüştü.
Şimdi, önce yukarıda anlattığımız vahşet olaylarını düşünün, bir de böylesine hassas davranıp, diğer din mensuplarının ibâdethânelerine dahi zarar gelsin istemeyen Hz. Ömer’i düşünün… Bu kutsal şehir şimdiler de, İslâm’ın himâyesine ve adâletine ne kadar da muhtaç…
Peki Ortadoğu’nun yangın yerine çevrilmesi, Filistin’in yakılıp yıkılması, Müslüman kanının oluk gibi akıtılması, tüm bunlar niçin oluyor?
Tabi ki Yahudilerin, “Arz-ı Mev’ud” yani vaad edilmiş topraklar, hayali yüzünden... Onlar “Tanrı’nın seçilmiş kulları” olduklarına ve Arz-ı Mev’ud’un kendilerine vaad edildiğine inanıyorlar. Arz-ı Mev’ud ise; Fırat ile Nil nehri arasını kapsayan topraklardır. Yani Irak, Suriye, Mısır, İran’ın batı kısmı, Türkiye’nin de doğusundan bir bölüm.
Siyonizm’in esas hedefi de, bu toprakları kapsayan büyük İsrail devletini kurmaktır.
Kuran-ı Kerim’e baktığımızda, bize şöyle bir haber veriyor: Mûsa (Aleyhisselâm) kavmine şöyle dedi: “Ey Kavmim, Allah’ın size takdir ettiği Arz-ı Mukaddes’e girin arkanıza dönmeyin. Yoksa hepiniz nice zararlara uğrayanlardan olursunuz. “ (Mâide: 21)
Bazı müfessirler burada sözü edilen “kutsal toprağın” Kudüs ve çevresi, yani Filistin toprakları olduğunu beyan etmişlerdir. Fakat o devirde orada, güçlü insanların yaşadığı büyük bir devlet olduğu için, İsrâiloğulları peygamberlerini dinlememiş ve o topraklara girmek istememişlerdir. Hatta daha da ileri gitmişler ve Mûsa (Aleyhisselâm)’a: “Sen ve Rabbin gidip savaşın; biz burada oturacağız” diyerek yalnız bırakmışlardır. (Mâide: 24)
Arz-ı Mev’ud’un değerini idrak edemeyen İsrailoğullarına, Allah o toprakları haram etmiş ve kırk yıl çölde dolaşmış durmuşlardır. Peygamberlerine böylesine sırt çevirip Allah’ın vaad ettiği topraklara, başlarında Mûsa (Aleyhisselâm) varken dahi girmeyenlerin, bu gün, bu vahşet ve zulümle buralara hâkim olmaları mümkün değildir.
Mevlâ Teâla buyuruyor ki: “And olsun ki biz zikir (Tevrat)’dan sonra (Davud’a indirilen) Zebûr’da yazdık ki, ‘Arz’a benim sâlih kullarım vâris olur.” (Enbiyâ: 105)
Evet, yeryüzüne ancak Allah’ın sâlih kulları mirasçı olur, fitne, fesat çıkaranlar değil...
Sâlih kul olmak için de, Müslüman olmak ve Muhammed Mustafa’ya tabi olup, Kur’an’a uymak şarttır. Zîra önceki bütün kutsal kitaplar Kur’an ile neshedildiği için, Kur’an’a uymadan Allah’ın sâlih kulu olmak mümkün değildir. Müslim’in Sahîh’inde geçen bir hadîs-i şerîfi de sizlerle paylaşmak istiyorum: Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam bu hadisi şerifte şöyle buyuruyor: “Her ağaç ve taş; arkasında saklanan Yahudi’yi, ‘Ey Müslim! Ey Allah’ın kulu! burada Yahudi bir kimse var, gel ve onu öldür!’diye haber vermedikçe kıyâmet kopmaz. Ancak ğarkad ağacı müstesna.”
(Müslim, Fiten: 82, No: 2922)
Bu hadisi şerife rastlayan bir Yahudi, karşılaştığı bir İslâm âlimine soruyor:
- Hadîs kitaplarında sizin Peygamberinizin böyle söylediğine dâir bir hadîs gördüm. Bunu okuyunca çok merak ettim doğrusu. Bu nasıl mümkün olabilir ki? Çünkü biz dünyanın her tarafına yayılmışız, kimimiz orda kimimiz buradayız, deyince, o İslam âlimi diyor ki:
- Doğrusunu istersen bu hadîs-i şerîfle ilk karşılaştığım zaman; “acaba bu nasıl mümkün olabilir?” diye, ben de çok merak etmiştim. Zîra senin de dediğin gibi, siz dünyanın her tarafına yayılmışsınız, kiminiz burada kiminiz bir başka yerde. Ama ne zaman ki bir şekilde Filistin’de İsrail devletini kurdunuz, işte o zaman bir kez daha anladım ki; benim Peygamberim’in her söylediği Haktır ve gerçektir. Hele siz önce oraya bir toplanın bakalım...
Efendimiz Aleyhissâlatü Vesselâm, Muhbir-i Sâdık’tır. Ne buyurdu ve duyurduysa bu güne kadar hepsi olmuştur, vakti saati gelenlerde olmaya devam edecektir.
Evet kıymetli okurlarım; Unutmayalım ki Mescid-i Aksa sadece Filistinlilere emânet edilmemiştir. Ona sahip çıkmak ve harem mescitlerden biri olan bu kutsal mâbedi korumak, tüm dünya Müslümanlarının ortak görevidir. Bu konuda işgalci Siyonistlerin hilelerine ve oyunlarına dikkat etmemiz, Salahaddîn-i Eyyûbî duyarlılığını gönüllerimize yerleştirmemiz gerekir.

Siyonistlerin Nil’den Fırat’a kadar olan ham hayalleri yüzünden, Müslüman kanı yıllardır Fırat gibi, Nil gibi oluk oluk akıp duruyor. Bu kan artık daha fazla akmamalı. Ortadoğu’yu Müslüman mezarlığına çevirenlere karşı, bütün Müslümanlar bir an önce birleşip yekvücut olmalı ve akan Müslüman kanının her bir damlasının hesabı sorulmalıdır.
Başta Filistin olmak üzere, dünyanın her neresinde mazlum, boynu bükük Müslüman kardeşlerimiz varsa, Mevlâ Teâla hepsine yardım eylesin, vatanlarında emniyet ve huzur içerisinde yaşama imkân ve fırsatları ihsan eylesin. Amin!
Fî Emânillâh...Mustafa ÖZŞİMŞEKLER...

Kullanıcı profilini gör http://askimakber.blogcu.com

Sayfa başına dön  Mesaj [1 sayfadaki 1 sayfası]

Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz